Hz. Ömer'den "Ben orduları namaz kılarken donatırım" diye bir söz nakledilir. Onun hesap ben de bu yazıyı bugün Cuma namazı kılarken tasarladım. Günahsa Allah affetsin.
Bugün Cuma namazını kampüsün aşağısında küçük bir camide kıldım. Daha önce de bu camide birkaç kez cuma namazı kılmışlığım vardır. Hutbenin Arapça kısmında imamın ciddi okuma yanlışları var, hani o metin namazda sure olarak okunsa namaz kılmayacak derecede. Benzer yanlışlara daha önce farklı camilerde kıldığım pek çok Cuma namazında tesadüf etmişimdir. Aklımda kalan birkaçını zikredeyim.
Hutbede "tekrîmen li-fehameti şâni şeref-i safiyyih" diye bir ifade var. İmam "fehamet" kelimesini hı ile değil; hâ ile telaffuz etti. "safiyyihî" ifadesini de -kulağım beni yanıltmadıysa- "safîh" gibi söyledi. En sonda okunan ayetteki "vel-münkeri ve'l-bağy" ifadesini okurken de "bağy" kelimesini ğayn ile değil; -tıpkı bir dana sesi gibi- ayn ile "ba'y" şeklinde telaffuz etti. Hutbesi bir facia olsa da namazdaki kıraatin fena olmadığını da söyleyeyim.
Bunu vesile ederek imam ve müezzinlerin özellikle kıraatine dair birkaç önemli hususa işaret etmek istiyorum: Bir imam veya müezzin için yaptığı görev icabı üç şeyin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Bunlardan birincisi ses güzelliğidir. Ses güzel değilse kıraat sıfır hatalı dahi olsa cemaat kıldığı namazdan haz almıyor. Dolayısıyla sesi güzel olmayanlar imam hatip ve ilahiyat mezunu olsalar dahi tercihen bu mesleği icra etmemeli, sesin çok önemli olmadığı mesleklere yönelmelidir.
Bir diğer önemli husus, kıraatin hatasız olması; lahn ve galat içermemesi ve okurken tecvit kurallarına riayet etmektir. Özellikle imam açısından bu, cemaatin ve dahi kendi namazının geçerli olabilmesi için son derece önemlidir. Camide görev yapan bir din görevlisi bu uğurda daha iyi olmak ve daha hatasız okuyabilmek için gayret sarfetmeli ve her geçen gün kendisini biraz daha geliştirmelidir.
Bir diğer önemli husus ise din görevlisinin görevini layıkıyla yapabileceği miktarda bir musiki bilgisine sahip olmasıdır. Evet, Kur'an'ı bir şarkı gibi teğanni ile okumak günahtır; ama Kur'an'ın da kendine has bir musikisi vardır. Bu açıdan dinlediğimiz zaman "keşke biraz daha uzatsa" diye iç geçirdiğimiz imamlarımız olduğu gibi, "keşke bir an önce bitirse!" diye hayıflandığımız imamların sayısı da maalesef azımsanmayacak kadar çoktur. Bu imamların bir kısmı tashih-i hurufta bile yetersizdir, bir kısmı ise tevcidli bile okusa kıraati sasıdır, kulak tırmalar. Halbuki cami cemaatinin sayısının artması ve gelenlerin devamlılığının sağlanabilmesi için cami görevlilerinin güzel bir kıraate sahip olması son derece önemlidir.
Ne imamlık ne de müezzinlik kapak atılınca kendisini geliştirmeden yıllarca yürütülecek bir meslek değildir. Namazdan arda kalan vakitlerde el arabasında domates biber satmak gibi ek işler yapılacak bir meslek de değildir. Cami görevlilerinin camiyi cazibe merkezi haline getirmek ve cemaatin sayısını artırmak gibi bir misyonu da vardır ve olmalıdır. Kendini kıraat konusunda geliştiren imamlar da görüyoruz, haklarını yemeyelim; ama çoğunluk göreve başladığında neredeyse hali oralarda seyrediyor, taş taş üstüne koymuyor maalesef. Bu da Hz. Peygamber'in "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır" buyruğunun kapsamına girmez mi?
Son bir not: Son zamanlarda Türk usulü kıraat ve ezanın yerini Arap usulü kıraat ve ezan aldı. Türk usulünde son derece başarılı olan bazı hocalarımızın bile bazen Arap usulüne kaydıklarını görüyoruz. 15 Temmuz'un ardından başlayan ve yaklaşık bir ay süren meydan nöbetlerinde katıldığım sabah namazlarının hemen hepsinde hocaların Arap usulü Kur'an okudukların gördüm. Hocaların makama riayet ederek okumak külfetli olduğu için kolaya kaçtıklarını ve bu yüzden Arap usulüne kaydıklarını sanıyorum. Bu ifadelerimden Arap tarzı okuyuşa karşı olduğum gibi bir sonuç çıkarılmasın. Onun da kendine göre bir tadı var; ama ben onu Suriye'de, Ürdün'de, Suudi Arabistan'da dinlemek isterim, Türkiye'de değil.
Vallahu a'lem, 30.03.2018
Bugün Cuma namazını kampüsün aşağısında küçük bir camide kıldım. Daha önce de bu camide birkaç kez cuma namazı kılmışlığım vardır. Hutbenin Arapça kısmında imamın ciddi okuma yanlışları var, hani o metin namazda sure olarak okunsa namaz kılmayacak derecede. Benzer yanlışlara daha önce farklı camilerde kıldığım pek çok Cuma namazında tesadüf etmişimdir. Aklımda kalan birkaçını zikredeyim.
Hutbede "tekrîmen li-fehameti şâni şeref-i safiyyih" diye bir ifade var. İmam "fehamet" kelimesini hı ile değil; hâ ile telaffuz etti. "safiyyihî" ifadesini de -kulağım beni yanıltmadıysa- "safîh" gibi söyledi. En sonda okunan ayetteki "vel-münkeri ve'l-bağy" ifadesini okurken de "bağy" kelimesini ğayn ile değil; -tıpkı bir dana sesi gibi- ayn ile "ba'y" şeklinde telaffuz etti. Hutbesi bir facia olsa da namazdaki kıraatin fena olmadığını da söyleyeyim.
Bunu vesile ederek imam ve müezzinlerin özellikle kıraatine dair birkaç önemli hususa işaret etmek istiyorum: Bir imam veya müezzin için yaptığı görev icabı üç şeyin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Bunlardan birincisi ses güzelliğidir. Ses güzel değilse kıraat sıfır hatalı dahi olsa cemaat kıldığı namazdan haz almıyor. Dolayısıyla sesi güzel olmayanlar imam hatip ve ilahiyat mezunu olsalar dahi tercihen bu mesleği icra etmemeli, sesin çok önemli olmadığı mesleklere yönelmelidir.
Bir diğer önemli husus, kıraatin hatasız olması; lahn ve galat içermemesi ve okurken tecvit kurallarına riayet etmektir. Özellikle imam açısından bu, cemaatin ve dahi kendi namazının geçerli olabilmesi için son derece önemlidir. Camide görev yapan bir din görevlisi bu uğurda daha iyi olmak ve daha hatasız okuyabilmek için gayret sarfetmeli ve her geçen gün kendisini biraz daha geliştirmelidir.
Bir diğer önemli husus ise din görevlisinin görevini layıkıyla yapabileceği miktarda bir musiki bilgisine sahip olmasıdır. Evet, Kur'an'ı bir şarkı gibi teğanni ile okumak günahtır; ama Kur'an'ın da kendine has bir musikisi vardır. Bu açıdan dinlediğimiz zaman "keşke biraz daha uzatsa" diye iç geçirdiğimiz imamlarımız olduğu gibi, "keşke bir an önce bitirse!" diye hayıflandığımız imamların sayısı da maalesef azımsanmayacak kadar çoktur. Bu imamların bir kısmı tashih-i hurufta bile yetersizdir, bir kısmı ise tevcidli bile okusa kıraati sasıdır, kulak tırmalar. Halbuki cami cemaatinin sayısının artması ve gelenlerin devamlılığının sağlanabilmesi için cami görevlilerinin güzel bir kıraate sahip olması son derece önemlidir.
Ne imamlık ne de müezzinlik kapak atılınca kendisini geliştirmeden yıllarca yürütülecek bir meslek değildir. Namazdan arda kalan vakitlerde el arabasında domates biber satmak gibi ek işler yapılacak bir meslek de değildir. Cami görevlilerinin camiyi cazibe merkezi haline getirmek ve cemaatin sayısını artırmak gibi bir misyonu da vardır ve olmalıdır. Kendini kıraat konusunda geliştiren imamlar da görüyoruz, haklarını yemeyelim; ama çoğunluk göreve başladığında neredeyse hali oralarda seyrediyor, taş taş üstüne koymuyor maalesef. Bu da Hz. Peygamber'in "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır" buyruğunun kapsamına girmez mi?
Son bir not: Son zamanlarda Türk usulü kıraat ve ezanın yerini Arap usulü kıraat ve ezan aldı. Türk usulünde son derece başarılı olan bazı hocalarımızın bile bazen Arap usulüne kaydıklarını görüyoruz. 15 Temmuz'un ardından başlayan ve yaklaşık bir ay süren meydan nöbetlerinde katıldığım sabah namazlarının hemen hepsinde hocaların Arap usulü Kur'an okudukların gördüm. Hocaların makama riayet ederek okumak külfetli olduğu için kolaya kaçtıklarını ve bu yüzden Arap usulüne kaydıklarını sanıyorum. Bu ifadelerimden Arap tarzı okuyuşa karşı olduğum gibi bir sonuç çıkarılmasın. Onun da kendine göre bir tadı var; ama ben onu Suriye'de, Ürdün'de, Suudi Arabistan'da dinlemek isterim, Türkiye'de değil.
Vallahu a'lem, 30.03.2018
Yorumlar
Yorum Gönder