Ana içeriğe atla

ÖFKE HALİNDE BOŞAMA GEÇERLİ MİDİR?

Boşamanın geçerli olması için boşayan şahısta bazı şartlar aranır. Boşayan kişinin kocanın bizatihi kendisi veya vekili olması, aklı başında ve buluğa ermiş olması hususunda ittifak vardır. Dolayısıyla akıl hastası, baygın, uyuyan ve asaleten veya vekaleten boşama yetkisi bulunmayan kişinin boşaması geçersizdir.

Ciddi olmayan (hâzil), tehdit altında olan (mükreh), aşırı öfkeli veya sarhoş olan kimselerin boşamasının geçerli olup olmadığı hususları ise fıkıh bilginleri arasında ihtilaflıdır. 

Öfke halinde boşama konusunda genellikle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “İğlâk halinde boşama yoktur” (Buhari, “Talâk”, 11; İbn Mâce, “Talâk”, 16) hadisine atıf yapılır. Sözlükte “kilitleme” anlamına gelen “iğlâk” kelimesini kimi fıkıh bilginleri zorlama ve ikrah; kimileri de “aşırı sinir, sinir krizi” olarak yorumlamışlar ve buna bağlı olarak hadisi farklı boşama durumlarıyla ilişkilendirmişlerdir.

İbnü’l-Kayyim, Talaku’l-gadbân adlı risalesinde şiddeti bakımından öfkeyi üçe ayırmıştır: 
a) Öfkeli olmakla birlikte aklı ve şuuru yerinde olup ne söylediğini bilen kimse, 
b) Aklı ve şuuru yerinde olmakla birlikte aşırı sinir yüzünden anormal davranışlar sergileyen kimse,
c). Aşırı öfkeden dolayı aklî dengesini kaybeden ve dolayısıyla ne söylediğini bilmeyen kimse.

İlk grupta yer alan kişinin boşamasının geçerli olduğu, üçüncü grupta yer alan kişinin boşamasının ise geçersiz olduğu hususunda ittifak vardır. Çünkü az öfke, sağlıklı düşünüp karar vermeye mani değildir; ne söylediğini bilemeyecek derecede öfkeli olan kişi ise akıl hastası hükmünde olup tasarrufları geçersizdir.

Haddinden fazla öfkeli olmasına rağmen akıl ve şuurunu henüz kaybetmemiş olan kimsenin boşaması ise ihtilaf konusu olup fıkıh bilginlerinin geneli bu kişinin boşamasının geçerli olduğunu savunmuştur. Buna karşın İbnü’l-Kayyim bu kişinin boşamasının geçerli olmayacağı görüşünü tercih etmiştir.

Geç dönem Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Abidîn Reddü’l-Muhtar adlı haşiyesinde İbnü’l-Kayyim’in taksimine ve görüşüne yer verdikten sonra aşırı öfkesine rağmen ne söylediğini bilen kişinin şok geçiren (medhûş) ve bunayan kişi (matuh) ile mukayesesini yapmış ve ardından şöyle demiştir:

“Kanaatime göre dehşete düşen kişinin (tasarrufunun geçersizliğine hükmedilmesi için) söylediğini bilmiyor olmak şart olmayıp aşırı derecede saçmalıyor olması ve şaka mı yoksa ciddi mi söylediğinin bilinememesi yeterlidir. Nitekim sarhoşta da fetvaya esas olan görüş budur.... Şu halde şok geçiren ve benzeri durumlarda olan kimselerde dikkate alınması gereken husus, söz ve fiillerdeki anormallik halinin baskın olmasıdır. Fiil ve sözlerdeki anormallik devam ettiği sürece ne söylediğini bilse ve irade etse dahi kişinin sözü geçerli olmaz. Çünkü bu bilgi ve irade sahih bir idrakten kaynaklanmadığı için muteber değildir. Nitekim mümeyyiz küçüğün tasarrufları da (aynı gerekçeden dolayı) muteber kabul edilmemektedir.” (İbn Abidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 244)

Aşırı öfkeli kimse ne söylediğinin farkında olsa bile aile gibi önemli bir kurumu devam ettirmek veya sonlandırmak hususunda sağlıklı karar veremeyeceği için İbnü’l-Kayyim ve İbn Abidîn’in görüşü tercihe şayandır.
Osman Güman, 13. 04. 2017 Perşembe

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cami Görevlileri ve Kıraat Sorunumuz

Hz. Ömer'den "Ben orduları namaz kılarken donatırım" diye bir söz nakledilir. Onun hesap ben de bu yazıyı bugün Cuma namazı kılarken tasarladım. Günahsa Allah affetsin. Bugün Cuma namazını kampüsün aşağısında küçük bir camide kıldım. Daha önce de bu camide birkaç kez cuma namazı kılmışlığım vardır. Hutbenin Arapça kısmında imamın ciddi okuma yanlışları var, hani o metin namazda sure olarak okunsa namaz kılmayacak derecede. Benzer yanlışlara daha önce farklı camilerde kıldığım pek çok Cuma namazında tesadüf etmişimdir. Aklımda kalan birkaçını zikredeyim. Hutbede "tekrîmen li-fehameti şâni şeref-i safiyyih" diye bir ifade var. İmam "fehamet" kelimesini hı ile değil; hâ ile telaffuz etti. "safiyyihî" ifadesini de -kulağım beni yanıltmadıysa- "safîh" gibi söyledi. En sonda okunan ayetteki "vel-münkeri ve'l-bağy" ifadesini okurken de "bağy" kelimesini ğayn ile değil; -tıpkı bir dana sesi gibi- ayn ile "ba...

SAFLAR ARASI MESAFE NE KADAR OLMALIDIR?

Soru: Cami ile evinin arasında bir araç geçebilecek kadar dar bir sokak olan birisi bu camide cemaat ile namaz kılındığı zaman kendi evinden imama tabi olup namazı kılabilir mi? Diyaliz hastası olan ve camiye gidemeyen bir amcanın Cuma namazlarını bu şekilde kıldığı konuşuldu. Böyle kılınan bir namaz geçerli midir? Nafile ve farz namazlar arasında fark olur mu bu durumda?                                                                      *** Cevap: Cemaatle kılınan bir namazda saflar arasındaki mesafeye ilişkin Hanefi fıkıh literatüründe yer alan bilgiler özetle şunlardır: 1) Saflar arasında bir tekne veya kağnı geçecek büyüklükte bir nehir veya kamuya açık yol bulunmamalıdır. Mütabaat (imama uyma) imkanı ortadan kalkacağı için cami dışındaki alanda saflar arasında bu kadar mesafe bırakılması caiz olmaz. ...

ERKEĞİN NAMAZDA VE NAMAZ DIŞINDA BAŞINI ÖRTMESİNİN HÜKMÜ

Soru: Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'nde erkeklerin başı açık namaz kılmasının mekruh olduğu, bunun bir örf olmadığı yazılıdır. Ben bununla amel ediyorum; ama bazı çevreler bunun bir örf olduğunu söylüyorlar. Bu konuda mufassal bir cevap alabilir miyim?                                                                    *** Cevap: Erkeğin başını örtmesinin farz olduğunu savunan hiç kimse yoktur. Müstehap olup olmadığı ya da mürüvvete aykırı olup olmadığı hususunda ise ihtilaf vardır:  Kimi alimler erkeğin başını örtmesini müstehap kabul etmişler ve özellikle yaşlı veya ulema sınıfından olan bir erkeğin halk içinde başı açık olmasını mürüvvete aykırı bir davranış olarak telakki etmişlerdir.  Bazı alimler ise erkeğin başını açmasını veya örtmesini bölgeden bölgeye değişkenlik arzeden bir ...