Ana içeriğe atla

KADININ EV İŞLERİNİ YAPMA VE SÜT EMZİRME BORCU

Özellikle Hanefî fıkhında kadının ev hizmeti görmesi ve çocuğunu emzirmesi gibi özellikle kadının kocasına karşı yükümlülükleri kazai değil; diyanî hükme bağlanmıştır. Kadının diyaneten ev işlerini görmekle diyaneten yükümlü olduğunu tasrih eden Hanefi fukahası, bunu Hz. Peygamber’in Hz. Ali ile Fatıma’yı evlendirdikten sonra aralarında iş bölümü yaptığı, ev işlerini Hz. Fatıma’ya; diğer işleri ise Hz. Ali’ye verdiğine dair rivayete dayanmıştır.

Mezhepte eşraf kızları ile diğerlerini birbirinden ayıran ve kendi işini kendi görür taifesinden olan kadınların diyaneten ev işlerini görmekle yükümlü olduğunu, eşraf kızlarının ise böyle bir yükümlülüğünün bulunmadığı savunan fıkıh bilginleri yanında eşraf kızlarının da diyaneten ev işlerini görmekle yükümlü olduğunu savunan fıkıh bilginleri de vardır; Bu ikinci görüşü savunanlar, Hz. Fatıma’nın kadınların en üstünü, babasının ise bütün mahlukatın en şereflisi olduğunu, Hz. Fatıma ev işlerini görmekle yükümlü olduğuna göre diğer kadınların haydi haydi yükümlü olacağını söylemişlerdir.

Hanefi fukahasının, kadının ev işlerini görmesinin diyanî bir yükümlülük olduğunu ifade ettikleri bağlamda şu iki soruya cevap aradıkları görülmektedir. Kadın, ev işlerini görmek karşılığında kocasından ücret talep edebilir mi? Kadın, ev işlerini görmekten imtina ederse bu evlilik ilişkisinin sürdürülmesinde bir çıkmaza yol açacağına göre uygulanacak herhangi bir müeyyide var mıdır?

Birinci soruya kadının diyaneten yükümlü olması sebebiyle ev hizmeti karşılığında ücret almasının caiz olmadığı şeklinde cevap verilmiştir. Kadının ev işlerini görmekten imtina etmesi durumunda ise kocasının ona sadece buğday ekmeği verip katık vermeyebileceği ve “benim yiyecek vermekten başka bir yükümlülüğüm yoktur, bu da bir yiyecektir” diyebileceği; arpa ekmeği vermesi durumunda ise (diyaneten) yanında katık vermekle de yükümlü olduğu; kazaen ise arpa ekmeği vermesi halinde de katık vermeye zorlanamayacağı; kadının ev işlerini layıkıyla yapması durumunda ise kocasının, diyaneten katık ve meyveyi eksik etmemesi gerektiği ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi

Hanefiler bu meselede diyanî yükümlülükleri birbiriyle dengeleme yoluna gitmişler ve kadının görevini ihmal etmesi durumunda kocasına nafakayı o ölçüde azaltma hakkı tanımışlardır. 

Çocuğunu emzirme yükümlülüğünün niteliğine gelince Hanefiler, kadının kocasına karşı cinsel yararlanma için kendini teslim etmekten başka bir yükümlülüğünün bulunmaması sebebiyle kazaen çocuğunu emzirmeye zorlanamayacağını; diyaneten ise çocuğunu emzirmekle yükümlü olduğunu; çünkü bunun da ev hizmetlerini görmek kapsamında olduğunu belirtmişlerdir. Hanefilere göre anne sadece şu üç durumda kazaen çocuğunu emzirmekle yükümlüdür: a) Babanın sütanne bulamaması, b) Çocuğun başka kadının memesini kabul etmemesi, c) Babanın sütanne tutacak maddi imkana sahip olmaması. Bu durumlarda çocuğun zayi olmasının önüne geçmek için anne çocuğunu emzirmeye zorlanır.

Bu üç durumda annenin kazaen emzirmekle yükümlü olduğu görüşü, Ebu Hanife ile Ebu Yusuf’tan nakledilmiştir. Zahiru’r-rivayeye göre ise kadın bu durumlarda da zorlanmaz; çünkü yağ, süt ve diğer sıvılarla beslenmesi mümkündür. Ancak Kuduri ve Şemsüleimme gibi geç dönem Hanefileri ilk görüşe meyletmiş olup fetva bu görüş doğrultusunda verilmiştir. Hanefiliğin resmî mezhep görüşü de budur; çünkü bu, yağ gibi sıvılarla beslenmeye alışmamış olan çocuğun hastalanmasına yol açar. Mergînânî de annenin çocuğunu emzirmesinin diyanî yükümlülüğü olduğunu ve fakat acizlik ihtimaline binaen mazur görüldüğünü; ücret karşılığı emzirmeyi kabul ettiğinde ise acizlik ihtimalinin ortadan kalktığını söylemiştir.

Diyanî yükümlülüğün ric’î talakla ayrılmış olan kadın hakkında geçerli olduğu hususunda ittifak vardır; çünkü evlilik ilişkisi hükmen devam etmektedir. Bir rivayete göre bain talakla boşanmış kadın da böyledir; diğer rivayete göre ise arada nikah ilişkisi kalmadığı için onun diyanî yükümlülüğü yoktur, dolayısıyla emzirme karşılığında ücret alabilir. İlk rivayet ise bazı hükümler açısından evliliğin devam etmesi gerekçesine bağlanmıştır.

Hanefi fıkıh bilginlerinin ev hizmeti görme ve emzirme borcunu neden kazai değil, diyani nitelikte bir borç kabul ettikleri hususuna gelince bunu birçok açıdan değerlendirmek mümkündür. Fukahaya göre nikah akdinin konusu “milk-i müt’a” şeklindeki tanımdan da anlaşılacağı üzere cinsel ilişkidir. Dolayısıyla eşler arasındaki diğer bütün ilişkiler buna nispetle daha tali bir yere konmuştur. Diğer yandan koca, birden çok kadınla evlenme ve boşama gibi bir çok yetkiyle donatıldığı için evlilik ilişkisinde güçlü olan taraftır. Dolayısıyla geçimsizlik durumunda mahkemeye başvurmaksızın sorunu çözme veya asgariye indirme imkanına sahiptir. Buna karşı kadının ne boşanma yetkisi ne de başka biriyle evlenme hakkı olduğu için hukuki yetkiler açısından evlilik ilişkisinin zayıf tarafıdır. Bundan dolayı kadına nafaka davası açma ve iktidarsızlık halinde tefrik talep etme gibi haklar tanınmak suretiyle zayıf konumunun güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

Diğer yandan bu yükümlülükte eşraftan olan kadınlarla kendi işini kendi görür taifesinin ayrı değerlendirilmesi, meselenin fıkhın teşekkül dönemindeki toplumsal yapı ile de sıkı ilişkisi olduğunu göstermektedir. Çünkü o dönemde kölelik kurumu yürürlükte olduğu için varlıklı aile kızları, kefaet şartı sebebiyle kendileri gibi varlıklı kişilerle evleniyordu. Varlıklı kişilerin ise hizmetlerini görmekte olan köle ve cariyeleri mevcuttu. Dolayısıyla eşraf kızlarının ev hizmeti görmesine hiçbir ihtiyaç kalmıyordu.

Çocuğunu emzirme meselesine gelince bu, bir yandan annelik fıtratıyla, diğer yandan toplumsal yapıyla ilişkilendirilebilir. Şöyle ki annelik içgüdüsü çocuğu emzirmek için kadında zaten yeterli bir saik oluşturur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de boşanan kadınların çocuklarını emzirmesinin emir formunda değil, haber formunda ifade edilmesinin muhtemel sebeplerinden biri de bu olmalıdır.

Diğer yandan o dönemde sütannelik kurumunun da günümüz toplumlarına oranla çok daha yaygın olduğu ve Arap ailelerinin yeni doğan çocuklarını altı yedi yaşına kadar süt anneye vererek badiyeye gönderdikleri bilinen bir olgudur. Dolayısıyla toplumsal yapının değişmesi sebebiyle günümüzde gereği halinde ev hizmeti görme ve emzirme borcunun kazai bir borç olarak değerlendirilmesine ve bu yolda yeni bir düzenleme yapılmasına bir engel yoktur.

Bununla birlikte ev hizmeti görme ve emzirme gibi meseleler, yargıya taşınmaksızın aile içinde çözülmesi gereken meseleler olarak görülmüştür; çünkü karı-koca arasındaki meselelerin yargıya taşınması, bir yandan dava yükünün artması sebebiyle yargının yavaşlamasına yol açarken, diğer yandan aile bağlarının zayıflamasına ve aşınmasına yol açar. Nitekim kadının kocasına hizmetinin diyanî bir borç olduğunu belirten bazı fakihler, bunu hüsn-i muaşeret gerekçesine bağlayarak buna işaret etmiştir.

Not: Bu yazı, "Diyani Hükmün Mahiyeti ve Çeşitleri" başlıklı bir makalemde yer alan bir başlığın kısmen gözden geçirilmiş halidir. Bir fetva olarak değerlendirilmemelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cami Görevlileri ve Kıraat Sorunumuz

Hz. Ömer'den "Ben orduları namaz kılarken donatırım" diye bir söz nakledilir. Onun hesap ben de bu yazıyı bugün Cuma namazı kılarken tasarladım. Günahsa Allah affetsin. Bugün Cuma namazını kampüsün aşağısında küçük bir camide kıldım. Daha önce de bu camide birkaç kez cuma namazı kılmışlığım vardır. Hutbenin Arapça kısmında imamın ciddi okuma yanlışları var, hani o metin namazda sure olarak okunsa namaz kılmayacak derecede. Benzer yanlışlara daha önce farklı camilerde kıldığım pek çok Cuma namazında tesadüf etmişimdir. Aklımda kalan birkaçını zikredeyim. Hutbede "tekrîmen li-fehameti şâni şeref-i safiyyih" diye bir ifade var. İmam "fehamet" kelimesini hı ile değil; hâ ile telaffuz etti. "safiyyihî" ifadesini de -kulağım beni yanıltmadıysa- "safîh" gibi söyledi. En sonda okunan ayetteki "vel-münkeri ve'l-bağy" ifadesini okurken de "bağy" kelimesini ğayn ile değil; -tıpkı bir dana sesi gibi- ayn ile "ba...

SAFLAR ARASI MESAFE NE KADAR OLMALIDIR?

Soru: Cami ile evinin arasında bir araç geçebilecek kadar dar bir sokak olan birisi bu camide cemaat ile namaz kılındığı zaman kendi evinden imama tabi olup namazı kılabilir mi? Diyaliz hastası olan ve camiye gidemeyen bir amcanın Cuma namazlarını bu şekilde kıldığı konuşuldu. Böyle kılınan bir namaz geçerli midir? Nafile ve farz namazlar arasında fark olur mu bu durumda?                                                                      *** Cevap: Cemaatle kılınan bir namazda saflar arasındaki mesafeye ilişkin Hanefi fıkıh literatüründe yer alan bilgiler özetle şunlardır: 1) Saflar arasında bir tekne veya kağnı geçecek büyüklükte bir nehir veya kamuya açık yol bulunmamalıdır. Mütabaat (imama uyma) imkanı ortadan kalkacağı için cami dışındaki alanda saflar arasında bu kadar mesafe bırakılması caiz olmaz. ...

ERKEĞİN NAMAZDA VE NAMAZ DIŞINDA BAŞINI ÖRTMESİNİN HÜKMÜ

Soru: Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'nde erkeklerin başı açık namaz kılmasının mekruh olduğu, bunun bir örf olmadığı yazılıdır. Ben bununla amel ediyorum; ama bazı çevreler bunun bir örf olduğunu söylüyorlar. Bu konuda mufassal bir cevap alabilir miyim?                                                                    *** Cevap: Erkeğin başını örtmesinin farz olduğunu savunan hiç kimse yoktur. Müstehap olup olmadığı ya da mürüvvete aykırı olup olmadığı hususunda ise ihtilaf vardır:  Kimi alimler erkeğin başını örtmesini müstehap kabul etmişler ve özellikle yaşlı veya ulema sınıfından olan bir erkeğin halk içinde başı açık olmasını mürüvvete aykırı bir davranış olarak telakki etmişlerdir.  Bazı alimler ise erkeğin başını açmasını veya örtmesini bölgeden bölgeye değişkenlik arzeden bir ...